|
 |
27/6/2007 - Hz.ALİ İBN EBİ TÂLİB
ALİ İBN EBİ TÂLİB
Resulullah’ın amcasının oğlu, damadı, dördüncü halife. Babası Ebû
Talib, annesi Kureyş’ten Fâtıma binti Esed, dedesi Abdulmuttalib’tir.
Künyesi Ebu’ı Hasan ve Ebû Tûrab (toprağın babası), lâkabı Haydar;
ünvanı Emîru’l-Mü’minin’dir. Ayrıca ‘Allah’ın Arslanı’ ünvanıyla da
anılır.
Hz. Ali küçük yaşından beri Resulullah’ın yanında büyüdü. On yaşında
İslâm’ı kabul ettiği bilinmektedir. Hz. Hatice’den sonra müslümanlığı
ilk kabul eden odur. Hz. Peygamber ile Hz. Hatice’yi bir gün ibadet
ederken gören Hz. Ali’ye Peygamberimiz şirkin kötülüğünü, tevhidin
manasını anlattığında Hz. Ali hemen müslüman olmuştu. Mekke döneminde
her zaman Resulullah’ın yanındaydı. Kâbe’deki putları kırmasını şöyle
anlatır: “Bir gün Resul-u Ekrem ile Kâbe’ye gittik. Resul-u Ekrem
omuzuma çıkmak istedi. Kalkmak istediğim zaman kalkamıyacağımı anladı,
omuzumdan indi, beni omuzuna çıkardı ve ayağa kalktı. Kendimi istesem
ufukları tutacak sanıyordum. Kâbe’nin üzerinde bir put vardı, onu
sağdan soldan ittim. Put düştü, parça parça oldu. Resulullah’ın
omuzlarından indim. İkimiz geri döndük.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,
384).
Resul-u Ekrem, en yakın akrabasını uyarmak ve hakkı tebliğ etmek
hususunda Allah’u Teâlâ’dan emir alınca onları Safa tepesinde toplayıp
ilâhî emirleri tebliğ edince, Kureyş müşrikleri onunla alay etmişti.
İkinci toplantıyı yapmasını Hz. Ali (r.a.)’ye bıraktı, Ali de bir
ziyafet hazırlayarak Hasimoğullarını davet etti. Resulullah yemekten
sonra: “Ey Abdülmuttaliboğulları, ben özellikle size ve bütün insanlara
gönderilmiş bulunuyorum.
İçinizden hanginiz benim kardeşim ve dostum olarak bana bey’at
edecek” dedi. Yalnız Ali (r.a.) kalktı ve orada Resulullah’a onun
istediği sözlerle bey’at etti. Bunun üzerine Resul-u Ekrem,
“Kardeşimsin ve vezirimsin ” diyerek Hz. Ali’yi taltif etti.
Hz. Peygamber hicret etmeden önce elinde bulunan emanetleri,
sahiplerine verilmek üzere Ali’ye bıraktı ve o gece Hz. Ali,
Resulullah’ın yatağını da yatarak müşrikleri şaşırttı. Böylece Hz. Ali,
Hz. Peygamber’i öldürmeye gelen müşrikleri oyalayarak onun yerine
hayatını tehlikeye atmış, bu suretle Peygamber’e hicreti sırasında
zaman kazandırmıştır. Hz. Ali, Peygamberimiz’in kendisine bıraktığı
emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etti. Medine’de
de Hz. Peygamber’in devamlı yanında bulundu, bütün cihat harekâtlarına
katıldı, Uhud’da gâzî oldu. Bedir’de sancaktardı. Aynı zamanda keşif
kolunun başındaydı; hakim noktaları tesbit ederek Hz. Peygamber’e
bildirdi. Bu mevkiler işgal edilerek, Bedir’de önemli bir savaş
harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir gazasının başlamasından önce,
Kureyşliler’le teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu döğüşte, hasmı
Velid b. Muğire’yi kılıcı ile öldürdüğü gibi, Hz. Ebû Ubeyde zor
durumdayken yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. Kendisine
“Allah’ın Arslanı” lâkabı ve Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir
kalkan ve bir de deve verildi.
Hz. Ali, Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma ile
evlendi. Nikâhını Hz. Peygamber kıydı. O zamana kadar Resulullah’la
oturan Hz. Ali nikâhtan sonra ayrı bir eve taşındı. Hz. Ali’nin, Hz.
Fâtıma’dan üç oğlu, iki kızı dünyaya geldi.
Hicret’in üçüncü yılında Uhud savaşında, müslüman okçuların hatası
yüzünden müşrikler müslümanların üzerine saldırmışlar ve Hz. Peygamber
de yaralanarak bir hendeğe düşmüş ve düşman onun öldüğünü yaymıştı.
Halbuki o sırada döğüşe döğüşe gerileyen Hz. Ali, Hz. Peygamber’in
içine düştüğü hendeğe ulaşarak, onu korumaya almıştı. İki tarafın da
kazanamadığı bu savaşta Hz. Ali birçok yerinden yaralanarak gazi oldu.
Uhud savaşından sonra Hz. Ali “Benu Nadr” Yahudilerinin hainlikleri
üzerine bu kabile ile yapılan savaşı bizzat idare etti. Bütün
çarpışmalarda Hz. Ali kahramanca döğüşmüş ve müşriklerin en meşhur
savaşçılarını öldürmüştür. Hudeybiye barışında sulh şartlarının
yazılmasında o memur edildi. Hz. Ali, sulhnameyi yazmaya şöyle başladı:
“Bismillâhirrahmânirrahîm . Muhammed Resulullah….” Ancak müşrikler bu
ifadeye itiraz ettiler. Hz. Peygamber, “Resulullah” yerine “Muhammed b.
Abdullah” yazmasını Hz. Ali’ye söylemiş fakat Hz. Ali “Resulullah”
ifadesinin yazımında ısrar etmiştir.
Hz. Ali Mekke’nin fethi sırasında yine sancaktardı. “Keda”
mevkiinden Mekke’ye girdi. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Hz.
Peygamber ile birlikte Kâbe’deki bütün putları kırdılar.
Mekke’nin fethinden sonra Resulu Ekrem, Hâlid b. Velid’i Benu
Huzeyme kabilesine gönderdi. Bu kabile ya cehaleti, ya da bedevî
olmalarından, “müslüman olduk” anlamındaki “eslemna” kelimesi yerine
“sabbena” dediği için Hâlid b. Velid hiddetlendi ve onlarla harp etti.
Hz. Peygamber olayı duyunca çok üzüldü. Hz. Ali’yi bu hatayı telâfi ile
görevlendirdi. Hz. Ali Benu Huzeyme’ye giderek öldürülenlerin diyetini
ödeyip mağdur olanların zararlarını telâfi etmişti.
Huneyn gazasında müslümanlar bir ara bozulup dağıldılar. Sayıları
binleri bulduğu halde içlerinden ancak birkaç kişi sabredip
dayanabildi. Hz. Ali bu savaşta yalnız sabırla tahammül etmekle
kalmayarak gösterdiği yiğitlik ve kumandanlıkla İslâm ordusunun kendi
safında toparlanmasını sağladı.
Resulu Ekrem hicretin 9. yılında Tebük seferine çıkarken Hz. Ali’yi
ehl-i beytin muhafazası için Medine’de bıraktı, ancak bu sefere
katılamadığı için müteessir oldu. Bunun üzerine Resulullah: “Musa’ya
göre Harun ne ise, sen bana karşı o olmak istemez misin?” dedi. Ali, bu
iltifattan çok memnun oldu.
Berae suresinin ayetleri nazil olunca, Resulullah Hz. Ali’yi
Mekke’ye gönderdi. Bu suretle hiçbir müşrikin artık Kâbe-i Şerîfi
bundan sonra haccedemeyeceğini bildirdi.
Yemen bölgesinin İslâm’a girmesi zordu. Görev yine Ali b. Ebi
Talib’e verildi. Hz. Ali “Bu çok güç bir iş” dedi. Resulullah da “Ya
Rabb, Ali’nin dili tercümanı, kalbi hidayet nurunun memba olsun” diye
dua edince, Ali, siyah bir bayrak alarak Yemen’e gitti, kısa süren
irşadları sayesinde Yemen’in bütün Hemedan kabilesi müslüman oldu.
Hz. Peygamber’in vefatı sırasında, hücresinde bulunanların başında
geliyordu. Hz. Ebu Bekir halife seçildiği sırada Hz. Ali Resulullah’ın
hücresinde tekfin ile meşgul idi.
Hz. Ömer devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip adeta
İslâm devletinin baş kadısı olarak görev yaptı. Hz. Ömer’in şehâdeti
üzerine yine devlet başkanını seçmekle görevlendirilen altı kişilik
şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri
oldu.
Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde idarî tutumdan pek memnun olmamakla
birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikayetleri
hep Hz. Osman’a bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz.
Osman’ı muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti
sarfetti.
Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra İslâm’ın ileri gelen şahsiyetleri
ona bey’at ettiler. Ancak onun bu dönemi Allah’ın bir takdiri olarak
son derece karışık bir dönem oldu. Hilâfete geçtiğinde hâlledilmesi
gereken bir çok problemle karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel
ve Sıffın gibi iç çatışmaları doğurdu. İslâm devleti bünyesindeki bu
ihtilâfları giderme konusunda büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi.
Nihayet, Kûfe’de 40/661 yılında bir Hârici olan Abdurrahman b.
Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın
etkisiyle şehid oldu.
Hz. Ali devamlı olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanında bulunduğu
için Tefsir, Hadîs ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerindendir. Hatta
Resulullah’ın tabiri ile “ilim beldesinin kapısı” olarak ümmetin en
bilgini idi. Hz. Peygamber yolunda insanları hakka iletmek için büyük
gayretler sarfetmiş ve hilâfet dönemi iç karışıklıklarla dolu olmasına
rağmen İslâm’ın öğretilmesi ve öğrenilmesi hususunda büyük katkıları
olmuştu.
Medine’de duruma hakim olup yönetimi tam olarak eline aldıktan sonra
öğretim için merkezde bir okul kurdu. Arapça gramerin öğretilmesini Ebu
Esved ed-Düeli’ye, Kur’an okutma ve öğretme işini Abdurrahman
esSülemi’ye, Tabiî ilimler konusunda öğretmenlik görevini Kümeyl b.
Ziyâd’a verdi. Arap edebiyatı konusunda çalışma yapmak üzere de Ubade
b. esSamit, ve Ömer b. Seleme’yi görevlendirdi. Devlet yönetimi ve
hizmetlerini; maliye, ordu, teşrî ve kaza gibi bölümlere ayırarak
yürütüyordu. Malî işleri, dağıtma ve toplama diye iki kısma ayırmazdı.
Ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı.
Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup, kimsenin
hakkına tecavüz etmemekte de büyük bir örnek idi. Kendisini Kûfe’de
görenler, kışın soğuğunda ince bir elbisenin altında tir tir titreyerek
camiye gittiğini aktarırlar. Devlet yönetici ve memurlarının nasıl
davranmaları gerektiği konusunda şu yönetmeliği hazırlamıştı.
1. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın .
2. Müslüman olsun olmasın herkese aynı davranın. Müslümanlar kardeşleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandır.
3. Affetmekten utanmayın. Cezalandırmada acele etmeyin. Emriniz
altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi
kaybetmeyin .
4. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın. Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.
5. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş ve
devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına
dikkat edin.
6. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
7. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.
8. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyin.
9. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz samimi kişileri kullanın.
10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.
11. Halkın güvenini kazanın ve onların iyiliğini istediğinize kendilerini inandırın .
12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.
13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.
14. El işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını artırır.
15. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.
16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu
hiç aklınızdan çıkarmayın. Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü
davranmasın. Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç
duydukları her zaman huzurunuza çıkmalarına engel olmayın .
17. Kan dökmekten kaçının, İslâm’ın hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.
Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir
halifeydi. Beş yıllık halifeliği çok önemli olaylarla, savaş ve
sıkıntılarla geçmişti. Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yoldan
sabırla mücadele etmek istedi sonunda şehid oldu.
Hz. Ali İslâm’ın bütün güzelliklerine vakıftı. Çünkü o,
Resulullah’ın daima yanında bulunmuştu. Vahiy kâtibiydi, hâfız,
müfessir ve muhaddisti. Hz. Peygamber’den beş yüzden fazla hadis
rivayet etti. Ahkâmın nazariyatından çok amelî keyfiyetine bakardı:
“Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz. Allah ile Peygamber’in tekzip
edilmesini ister misiniz?” (Buhârî, İlim) demiştir.
Hz. Ali’nin, Hz. Fâtıma’dan Hasan, Hüseyin, Muhsin adlı oğulları ve Zeynep, Ümmü Gülsüm adlı kızları oldu.
Hz. Ali âbid, kahraman, cesur, iyilikte yarışan, takva sahibi ve son
derece cömertti. Medine’de müslümanların durumu düzeldikten sonra, Hz.
Ali de bir hizmetçi almaya karar verip, Resulullah’a gitti. Resulullah
kızıyla damadının arasına girerek: “Ben size hizmetçiden daha
hayırlısını haber vereyim. Yatarken otuzüç kere Allahü ekber, otuzüç
kere Elhamdülillah, otuzüç kere de Subhanallah deyin” buyurdu. Yine bir
gün yiyecek çok az yemekleri olan Hz. Ali ile ailesi sofraya
oturdukları sırada kapılarına bir dilenci geldi, onlar da yemeği
dilenciye verdiler. Ertesi gün gelen bir yetime, üçüncü gün gelen bir
esire yemeklerini verdiler. Bu olay üç gün sürdükten sonra şu ayet-i
kerime indi: “şüphesiz en iyiler mizacı kâfur olan bir tastan içerler.
Allah’ın kullarının taşıra taşıra içeceği bir kaynak. Adağı yerine
getirirler ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar. İçleri çektiği
hâlde yiyeceği, miskine, yetime ve esire yedirirler. ‘Biz sizi ancak
Allah’ın rızası için doyuruyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür
beklemiyoruz. Doğrusu biz oldukça asık suratlı zorlu bir günden dolayı
Rabbımızdan korkuyoruz’ derler. Allah da bu günün şerrinden onları
korur. Onlara parlaklık ve sevinç verir.” (İnsan, 5/11)
Hz. Ali’nin “Zülfikâr” adı verilen meşhur bir kılıcı vardı. Kılıcın
ağzı iki çatallı idi ve Hz. Ali’ye Resulullah tarafından hediye
edilmişti.
Hz. Ali’nin cömertliği, insanîliği, Resulullah’a olan yakınlığıyla
edindiği büyük manevî miras onu yüzyıllardır halk inançlarında destani
bir kişiliğe büründürmüştür. Bir gün onun dört dirhemi vardı. Birini
açıktan, birini gizliden birini gündüz, birini de gece infak etti ve
hakkında şu ayet-i kerime indi: “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve
açık olarak infak edenler. Onlar için Rabbleri katında karşılıkları
vardır ve üzülecek de değillerdir.” (el-Bakara, 2/274).
Hz. Ali’nin peygamberimizden rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler:
“Günah işleyen biri pişman olur, abdest alır namaz kılar ve günahı için
istiğfar ederse Allah’u Tealâ Nisâ suresinde ‘Biri günah işler veya
kendine zulmeder sonra pişman olup Allah’u Teâlâ’ya istiğfar ederse
Allah’u Teâlâ’yı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur’
buyurmaktadır.”
“Üzerinde farz namaz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile
kılarsa boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe
Allah’u Teâlâ onun nafile namazlarını kabul etmez. “
“Malınızın zekâtını veriniz. Biliniz ki, zekâtını vermeyenlerin bunu
vazife kabul etmeyenlerin namazı, orucu, haccı ve cihadı ve imanı
yoktur. “
Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ali’ye buyurdu: ” Ya Ali, altıyüzbin
koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veya altıyüzbin nasihat mı
istersin ? ” Hz. Ali dedi: “Altıyüzbin nasihat isterim.” Peygamberimiz
buyurdu: “Şu altı nasihate uyarsan altıyüzbin nasihata uymuş olursun:
1. Herkes nafilelerle meşgul olurken sen farzları ifa et. Yani
farzlardaki rükünleri, vacipleri sünnetleri, müstehapları ifa et. 2.
Herkes dünya ile meşgul olurken sen Allah’u Teâlâ’yı hatırla. İslâm’a
uygun yaşa; İslâm’a uygun kazan; İslâm’a uygun harca. 3. Herkes
birbirinin ayıbını araştırırken sen kendi ayıplarını ara. Kendi
ayıplarınla meşgul ol. 4. Herkes dünyayı imar ederken sen dinini imar
et, zinetlendir. 5. Herkes halka yaklaşmak için vasıta ararken, halkın
rızasını gözetirken sen Hakk’ın rızasını gözet; hakka yaklaştırıcı
sebep ve vasıtaları ara. 6. Herkes çok amel işlerken sen amelinin çok
olmasına değil, ihlaslı olmasına dikkat et.”
Hz. Ali buyurdu: “Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz, kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.”
“İnsanın yaslanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır. “
“Kul ümidini yalnız Rabbi’ne bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır. “
“Cahil, bilmediğini sormaktan utanmasın. Âlim, içinden çıkamayacağı
bir meselede en iyisini Allah’u Teâlâ bilir’ demekten sakınmasın.”
“Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin isteğine uymak
ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkoyar; ikincisi ise
ahireti unutturur. “
“Amellerin en zoru üçtür. Bunlar; nefsin hakkını verebilmek, her
halde Allah’u Teâlâ’yı hatırlayabilmek, kardeşine bol bol ikramda
bulunabilmektir. “
“Takva, hataya devamı bırakmak; aldanmamaktır . “
“Kalpler, kaplara benzer. Hayırlı olanı, hayırla dolu olanıdır.”
“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum. “
Hz. Ali bu ümmetin en ileri gelenlerinden biri olarak İslâm’ın bize kadar gelmesinde büyük rolü olan sahabelerdendir .
Şâmil İA
|
|
Yorum
(1) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
30/5/2007 - Merkez Efendi
Merkez Efendİ
Osmanlılar zamânında İstanbul'da yetişen büyük velîlerden. İsmi Mûsâ
olup, Merkez Muslihuddîn lakabıyla meşhûr oldu.Denizli'nin Sarhanlı
köyünde, 1463 (H.868) senesinde doğdu. 1551 (H.959) senesinde
İstanbul'da vefât etti.
Mûsâ Efendi, küçük yaşlarda ilim öğrenmeğe başladı.
Kuvvetli bir zekâsı ve ilim öğrenmeye aşırı bir hevesi vardı. Önce
kendi memleketinde, sonra Bursa ve İstanbul'daki medreselerde tahsîl
yaparak; tefsîr, hadîs, fıkıh ve tıb ilminde yetişti. Kâdı Beydâvî
Tefsîri'nin büyük bir kısmını ezberledi. Medrese tahsîline devâm ettiği
sıralarda tekkelere gidip, oralardaki âlimlerin sohbetlerine katılırdı.
Onların feyz ve bereketlerine kavuştukça, rûhunda bir rahatlama,
nefsinde bir ezilme olduğunu görerek sevinirdi. Otuz yaşına geldiğinde,
medrese tahsîlini bitirdi. Çevresinde sayılan bir âlim oldu. İlimdeki
yüksekliğini, zamânının âlimleri tasdîk ettiler. Nitekim, Şeyhulislâm
Ebüssü'ûd Efendi'nin hürmet ve muhabbetini kazandı.
Mûsâ Efendi, Koca Mustafa Paşa'daki bir tekkede şeyhlik yapan Sünbül
Sinân hazretlerinin şöhretini işitti. Fakat bâzı kimselerin onun
hakkında yaptıkları dedikodular sebebiyle, bir türlü gidip sohbetine
katılamamıştı. Bir gün rüyâsında Sünbül Efendinin, kendi evine
geldiğini gördü. Sünbül Efendiyi içeri koymamak için hanımı ile kapının
arkasına pek çok eşyâ dayadılar ve üzerine de oturdular. FakatSünbül
Efendi kapıyı zorlayınca, kapı arkasına kadar açıldı ve arkasındakiler
yere yuvarlandı. Bu sırada uyanan Mûsâ Efendi, yaptığı hatâyı anladı ve
sabahleyin Sünbül Sinân hazretlerinin huzûruna gitmeye karar verdi.
Sabahleyin Sünbül Sinân'ın câmiine gidip vâz ettiği kürsînin arkasına o
görmeden oturdu. Sünbül Sinân, vâz esnâsında Tâhâ sûresinin bâzı âyet-i
kerîmelerini tefsîre başladı.Tefsîrden sonra; "Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Mûsâ Efendi de anladı." buyurdu.Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar vererek tefsîr ettikten sonra tekrâr; "Ey cemâat! Bu tefsîrimi siz anlamadınız, Mûsâ Efendi de anlamadı."
buyurdu. Mûsâ Efendi, hakîkaten bu anlatılanlardan bir şey anlamamıştı.
Sünbül Sinân hazretleri, o gün Tâhâ sûresini yedi türlü tefsîr etti.
Mûsâ Efendinin kürsî arkasında olduğunu, zâhiren görmediği hâlde
anlamıştı. Vâz bitti, namaz kılındı, herkes câmiden çıktı. Sâdece
Sünbül Efendi kalınca, Mûsâ Efendi huzûruna varıp elini öptükten sonra
af diledi. Sünbül Efendi de: "Ey Muslihuddîn Mûsâ Efendi! Biz seni
genç ve kuvvetli bir kimse sanırdık. Meğer sen de hanımın da çok
yaşlanmışsınız. Akşam bizi kapıdan içeri sokmamak için gösterdiğiniz
gayrete ne dersiniz? Fakat neticede kapı açıldı ve ikiniz de yere
yuvarlandınız!" buyurunca, Mûsâ Efendi iyice şaşırdı. Pek çok
özürler dileyerek ağlamaya başladı, affının kabûlü ve talebeliğe
alınması için istekte bulundu. Sünbül Efendi, onu kabûl ettiğini,
dergâhta hizmete başlamasını söyledikten sonra; "Artık Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları hakkında mârifet sâhibi olmak zamânıdır." buyurdu.
Bundan sonra Mûsâ Efendi her gün Sünbül Sinân'ın dergâhına gelip, ondan
ders almağa ve hizmete başladı. Bir gün Sünbül Efendi, sohbet esnasında
Mûsâ Efendiye; "Âlemi sen yaratsaydın, nasıl yaratırdın?" diye sordu. Mûsâ Efendi; "Bu
mümkün değil! Ama mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Âlem
öyle bir tatlı nizâm içinde ki, buna bir şey ilâve etmek veya bir şeyi
eksiltmek düşünülemez." dedi. Sünbül Efendi bu cevap üzerine; "Âferin Mûsâ Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Muslihuddîn olsun." dedi. Böylece Mûsâ Efendi, Merkez Efendi ismiyle meşhur oldu.
Sünbül Efendinin sohbetleri ile pişerek, teveccühleri
bereketiyle mânevî dereceleri kat etti. Pek zekî olan Merkez Efendi,
hocasının terbiyesi altında riyâzet ve mücâhedeler yaparak, yâni
nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle, kısa
zamanda tasavvufta yüksek derecelerin sâhibi oldu. Hocasının kendisine
icâzet, diploma verdiği sıralarda, Aksaray'da Kovacı Dede dergâhına
hoca tâyin edildi. Kısa sürede, dergâh talebelerle dolup taştı.Merkez
Efendinin nâmı her tarafa yayıldı. Merkez Efendi, hocası Sünbül
Sinân'ın kızı Rahime Hâtun ile evlenmek isteği olduğunu bildirince,
Sünbül Efendi; "Bir deve yükü altın getirebilirseniz kızımızı veririz."
dedi. Merkez Efendi, bir devenin üzerine iki çuval toprak doldurdu.
Devenin yularını çekerek Sünbül Efendinin kapısına getirdi. Çuvalları
kapıda boşalttığında, çuvaldan toprak yerine çil çil altınlar döküldü.
Sünbül Efendi ve çocukları, altınlara dönüp bakmadılar bile. Fakat
hocası Merkez Efendiye; "Ey Mûsâ Efendi! Maksadımız altın değildi. Evdekilerin de derecenin yüksekliğini anlamalarıydı. İmtihânı kazandın." buyurdu. Sünbül Efendi, çok sevdiği kızı Rahime Hâtun'u, yine çok sevdiği talebesi Merkez Efendiye nikâh etti ve evlendirdi.
Yavuz Sultan Selîm Hânın kızı Şâh Sultan, zevci Sadr-ı âzam
Lütfi Paşa ile Yanya'dan İstanbul'a gelirken, yolda eşkıyânın baskınına
uğradı. Bu kötü durumdan nasıl kurtulacaklarını düşünürlerken, o anda
Allahü Teâlâ'nın izni ile, zamânın evliyâsından Merkez Efendi
karşılarına çıkıverdi. Önceden orada olmadığı hâlde, bir anda
karşılarına dikilen Merkez Efendiyi gören haydutlar, şaşkına döndüler.
Eşkıyâ reisi, Merkez Efendinin heybeti karşısında selâmeti kaçmakta
buldu. Diğerleri de kaçıp orayı terk ettiler. Eşkıyânın ortadan
çekilmesiyle Merkez Efendi de bir anda kayboldu. Bu hâli hayretle
seyreden Lütfi Paşa ve zevcesi Şâh Sultan, Merkez Efendiyi
tanımışlardı. Şâh Sultan, Merkez Efendinin bu kerâmetinden dolayı,
İstanbul'da Eyüb Bahariye'de onun adına bir câmi ve yanına medrese
yaptırdı. Merkez Efendiyi buraya tâyin ettiler. Bir müddet orada talebe
yetiştiren Merkez Efendiye Kânûnî Sultan Süleymân Hân, Topkapı
surlarının dışında yaptırdığı tekkede vazîfe verdi. Burada da aynı
hizmete devam eden Merkez Efendi, Kânûnî Sultan Süleymân Hânın
annesinin isteği ve Sünbül Efendinin tembihi üzerine Manisa'ya gitti.
Vâlide Sultanın Manisa'da yaptırdığı imâretin yanındaki dergâhta
hocalık yaptı. Tıb bilgisi kuvvetli olan Merkez Efendi, Manisa'da
bulunduğu sırada kırk bir çeşit baharattan meydana gelen bir mâcun
yaptı. Bu mâcunu hastalar yiyerek şifâ bulurdu. İlkbaharda yetişen
çiçeklerden de istifâde edilerek yapılan bu mâcunu almak için, çevre
kasabalardan gelirlerdi. Mesîr mâcunu diye şöhret bulan bu mâcun, şimdi
de yapılmaktadır.
Merkez Efendi, talebelerini iyi yetiştirmek için çok gayret
gösterirdi. Onları hem zâhirî ilimlerde, hem de tasavvufta yükseltmek
için, bâtın, kalb ilimlerini öğretirdi. Onların nefslerini terbiye için
riyâzet ve mücâhedeler yaptırırdı. Çocuklara karşı çok şefkatliydi.
Cebinde şeker, yemiş gibi şeyler bulundurur, çocukları gördüğü yerde
dağıtarak onları sevindirirdi. Çocuklara buyururdu ki: "Benim
için hayır duâ ediniz. Siz günâhsız, mâsumsunuz. Sizin duâlarınızı
Cenâb-ı Hak da kabûl eder. Bu yüzü kara, sakalı ak ihtiyâr için duâ
ediniz ki, kıyâmette yüzü ak olsun." Çocuklar duâ edince de; "Yâ Rabbî! Bu mâsumların duâlarını red eyleme." diye Allahü Teâlâ'ya yalvarırdı. Bütün hayvanlara karşı da çok merhametliydi. Merkebe suyunu verir, tavuklara yem atardı.
Merkez Efendi, bülûğ çağına geldiği günden, ömrünün sonuna
kadar, hiç cemâatsiz namaz kılmamıştır. Eğer öğle ve yatsı namazlarında
cemâate yetişememiş ise, namazını kılmış olanlardan birkaç kimseye; "Hayâtımda
hiç cemâatsiz farz namaz kılmadım. İmâm olayım da sizlerle namaz
kılalım. Aynı namazı tekrar kılmanın zararı olmaz. Sonra kıldığınız
nâfile olmuş olur." buyururdu. Bir tarafa giderken, yolda bir çiftçiyi tarlasında çalışır görse, yanına varır ve; "Îmânı bilir misin? Namazın farzları hakkında mâlûmâtın var mı?" der, bilmiyorsa anlatır. "Mü'min ile kâfiri ayıran fark, namazdır"
hadîs-i şerîfini naklederdi. Hayvanlara merhamet edilmesini,
götürebilecekleri kadar yük yüklenmesini, aç bırakılmamalarını da
tembih ederdi. İşe başlarken; "Yâ Rabbî! Bütün müslümanlara faydalı olmak, çocuklarıma helâlinden rızk kazanmak için çalışıyorum."
diye niyet etmesini, böyle niyet ederse, her adımına sevap verileceğini
ve günahlarının affolunacağını, yetiştirdiği mahsûlün herbir tânesinin
boşa gitmeyeceğini, hepsinin fayda sağlayacağını ve mahsûlün uşrunu
vermenin farz olduğunu anlatırdı. Bu şekilde, gördüğü insanlara
mesleğiyle ilgili nasîhatler ederdi.
İnsanlara vâz ve nasîhat verirken gözlerini kapayarak
anlatırdı. Fakat orada olanları kalb gözü ile görürdü. Merkez Efendi
Balıkesir'e gittiğinde, bir Cumâ günü namazdan sonra kürsiye çıkıp vâz
etti. Halk, Merkez Efendiyi tanımadıkları için, pek iltifât etmediler.
Vâzı dinlemeyip, teker teker câmiden çıkarak gittiler. Ve birbirlerine;
"Halvetî yolunun büyüklerindenmiş."
diyorlardı. Herkes çıktıktan sonra, müezzin efendi elinde kapının
anahtarı olduğu hâlde kürsînin yanına varıp, gözü kapalı olarak konuşan
Merkez Efendiye; "Hoca efendi! Giderken câmiyi açık bırakma. Anahtarları buraya bırakıyorum. Çıkarken kitlemeyi unutma!" dedi. Merkez Efendi gözünü açmadan; "Müezzin efendi, sen de işine gidebilirsin. Bizim sohbetimizi siz dinlemiyorsunuz, fakat melâike-i kirâm dinlemektedirler."
buyurdu ve vâzına devâm etti. Biraz sonra câmiden gidenlerin hepsi
geriye döndüler. O kadar çok insan toplandı ki, cemâati câmi almaz
oldu.
Merkez Efendi Manisa'da iken, Hocası Sünbül Sinân
hazretleri 1529 (H. 936) da hastalandı. Vefâtından önce talebeleri; "Efendim! Sizden sonra kime tâbi olalım?" diye sordular. Onlara; "Taşradan ilk gelecek dostumuz yerimize geçecek."
buyurdu. Sünbül Sinân'ın vefâtından sonra, talebeler, merakla taşradan
gelecek olan dostu beklediler. Bu sırada Manisa'da bulunan Merkez
Efendinin gönlüne bir kor düşüp yollara düştü. Hocasının vefâtından on
gün sonra İstanbul'a geldi. Sünbül Sinân'ın çok sevdiği talebelerinden
Yâkub Germiyanoğlu, Sünbül Efendinin yerine geçmiş, talebeleri okutmağa
başlamıştı. Merkez Efendi, hocasının Koca Mustafa Paşa'daki dergâhına
gitti. Dergâhta bulunan yeni talebeler Merkez Efendiyi tanımıyorlardı.
Yâkûb Germiyanoğlu, Merkez Efendiyi kendi odasına dâvet etti. O gece
Yâkûb Efendi, Sünbül Efendinin yerine kimin geçmesi lâzım geldiğini
anlamak için istihâre namazı kılıp duâ etti. Rüyâsında, büyük bir
meydana kalabalık bir meclis kurulmuş. Peygamber efendimiz de hazır
bulunmaktaydı. Peygamber efendimizin karşılarında bir kürsî vardı.
Kürsînin üzerinde de Merkez Efendi oturmakta ve "Tîn" sûresinin
tefsîrini yapmaktaydı. Tefsîri yaparken, başındaki sarığın bâzan yeşil,
bâzan siyah olduğunu gördü. Yanındakilere bunun mânâsını sorduğunda; "Yeşil renk, dînin zâhirî ilimlerinde, siyah renk de dînin bâtınî ilimlerinde kemâl mertebesindeki olgunluğa işârettir."
cevâbını verdiler. Ertesi gün Yâkûb Germiyanoğlu, talebeleri toplayarak
rüyâsını olduğu gibi anlatınca, hepsi Merkez Efendiye tâbi olup,
hocaları Sünbül Sinân hazretlerinin halîfesi kabûl ettiler. O günden
sonra, talebeleri Merkez Efendi yetiştirmeğe başladı.
Merkez Efendi bir gün dergâhın bahçesinde namaz kılarken,
secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: "Ey
Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum.
Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına
şifâ olarak yarattı." Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine;
"Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak" buyurdu.
Kazdılar, kırmızımtırak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet
kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu
suyu içen hastalar, Allahü Teâlâ'nın izniyle şifâ bulurlardı.Merkez
Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, Allahü teâlânın
emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul'un çeşitli
câmilerinde halka vâz ve nasîhatlerde bulundu. Onun vâzında câmiler
dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.
Merkez Efendinin ömrü, hep ibâdet etmekle, insanlara hakkı,
doğruyu anlatmakla, Ehl-i sünnet îtikâdını yaymakla, hayr ve hasenât
yapmakta halka ön ayak olmakla, fakir ve zayıfları himâye etmekle
geçti. 1551 (H.959) senesi Rebî'ul-âhir ayının on yedisine rastlayan
Perşembe günü, talebelerine son vasiyetini yaptıktan sonra, Kelime-i
şehâdet getirerek vefât etti. Cenâzesini Şeyhulislâm Ebüssü'ûd Efendi
yıkadı. Cumâ günü Fâtih Câmiinde, misli görülmemiş bir kalabalık
toplandı. Ebu's-suûd Efendi cenâze namazını kıldırdı. "Dünyâda bu kimseyi riyâsız olarak görmüştük."
dedi. Sonra, kabrine götürülmek üzere omuzlarda taşınmağa başlandı.
Herkes, bu âlim ve velîye hizmet edip, âhirette şefâatine kavuşmak
aşkıyle tabutu taşımak için birbirleriyle yarışıyordu. Öyle ki, bazen
kalabalıktan sıkışan, güç durumlara düşenler bile oluyordu. Kalabalığın
çok olması sebebiyle, uzun bir sürede, Topkapı surlarının dışında
Kânûnî Sultan Süleymân Hânın vâlidesi nâmına yaptırdığı tekkedeki
kabrine Ebu's-süûd Efendinin bizzat kendi eliyle defnedildi.Merkez
Efendinden sonra, yerine oğlu ve halîfesi Ahmed Efendi talebe
yetiştirmeye devâm etti.
ISMARLAMAYINCA GELMEZSİN
Mısır defterdarlığından emekliye ayrılan Dehânîzâde'nin babası
Kâtip Mehmed Çelebi anlattı: "Sünbül Sinân Efendi benim hocamdı. O
vefât ettikten sonra üç sene, halîfesi olan Merkez Efendiye hiç
gitmemiştim. Bir gece rüyâmda hocam Sünbül Efendiyi gördüm. Buyurdu ki:
"Mehmed
Efendi! Niçin gaflet edip Merkez Efendiye teslim olmazsın? O benden
daha üstündür. Hemen var, eksik kalan eğitimini tamamla!" SabahleyinMerkez Efendinin huzûruna gittim. Beni görünce; "Ismarlamayınca
gelmezsin. Fakat benden üstündür deyince gelirsin. Hâlbuki hocamızın
benden üstündür demesinin sebebi, senin hakkımdaki kötü zannını
bertaraf etmek içindir. Yoksa kıyâmet gününde yüksek hocamızın sancağı
altında haşrolmayı ümîd ederiz." dedi. Şaşırdım kaldım ve tövbe edip talebesi oldum."
Kaynaklar:
1) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.522
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1109
3) Kâmûs-ul-A'lâm; c.6, s.4265
4) Tezkire-i Halvetiyye (Süleymâniye Kütüphânesi Esad Efendi Kısmı, No: 1372); s.24b
5) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.268
6) Lemezât; s.236
7) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.1, s.257
8) Tuhfet-ül-Mücâhidin; (Nûruosmâniye-2293); v.538 a
9) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.14, s.197
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
1/4/2007 - İmam-ı Azam
İmam-ı Azam Ebu Hanife
Tam adı EBU HANİFE EN-NUMAN BİN SABİT (d. 699, Küfe - ö., 767, Bağdat,
Irak), fıkıh ve kelam bilgini. İslamın hukuk öğretisi fıkhı
sistemleştirmiş ve dört Sünni mezhebinden biri olan Hanefiliği
kurmuştur. Kadılığı ısrarla reddederek siyasetten uzak durduğu için
yönetenlerin baskılarına uğramış, hapiste ölmüştür. Kurduğu mezhep
birçok İslam toplumunca kabul edilmiş, Arap ülkelerinin yanı sıra
Türkiye, Hindistan, Pakistan, Çin ve Orta Asya'ya kadar yayılmıştır.
Ebu Hanife, İrak'ın düşünsel merkez-erinden biri olan Küfe'de doğdu.
Tüccar olan babasını izleyerek ipek ticaretine atıldı ve alışverişteki
dürüstlüğüyle ün yaptı. Bu işten sağladığı düzenli ve yüksek gelirin
büyük bölümünü hayır işlerine ayırarak özellikle bilginlerin elinden
tuttu.
Doğumu Nesebi ve Künyesi
Ehli sünnetin dört büyük imamının birincisi olan İ-mamı Azam Ebu Hanife, H. 80'de Kufe'de doğdu.
Ebu Hanife künyesinin meşhur olmasının sebebi hakkında eski kaynaklarda
yeterli bir açıklama yoktur. Ancak "Hanif" kelimesinin müennesi olan
"Hanife" kelimesine nispetle bu künyenin, İslam'a tam gönül vermiş abid
bir kimse olması veya Iraklılar arasında "Hanife" denilen bir divit
veya yazı hokkasını devamlı yanında bulundurması sebebiyle verilmiş
olduğu söylenmektedir. Hanife isminde bir kızı olduğundan bu künyeyle
anıldığı söylenmişse de kabul görmemiştir. Zira onun Hammad'dan çocuğu
olduğu bilinmemektedir.
İlmi Yetişmesi
Ebu Hanife Kufe'de yetişti. Gençliğinde kumaş ticaretiyle uğraştı. Bu
ticaret onu ilimle uğraşmaktan alıkoymadı. Onu ilme teşvik edenin Şa'bi
olduğu rivayet edilmektedir.
Ebu Hanife pek çok ilim halkasına katılmış ve değerli zatlardan ilim
almış olmakla beraber, onun en uzun süre hocalığını Hammad ibnu Ebi
Süleyman yapmıştır.
İmamı Azam Ebu Hanife'nin ilmi, hocası vasıtasıyla dört büyük sahabiye
dayanmaktadır. Şöyle ki; Hz Peygamber'in vefatından sonra Kufe'ye
yerleşmiş olan Ali ibnu Ebi Talip ve Abdullah ibnu Mes'ud'dan ilim alan
Mesruk ibnu'l-Ecda (Ö. 63), Alkame ibnu Kays (Ö. 62) ve Şureyh (Ö.
80)'den Şa'bi ve İbrahim en-Nehai (Ö. 96) ders almışlar. Onlardan da
Hammad ibnu Ebi Süleyman vasıtasıyla Ebu Hanife ilim almıştır. Ebu
Hanife ayrıca Abdullah ibnu Abbas'ın kölesi İkrime ve Abdullah ibnu
Ömer'in azatlı kölesi Nafi vasıtasıyla adı geçen sahabilerin
ilimlerinden istifade etmiş, Mekke fatihi Ata ibnu Ebi Rebah (Ö.
114)'tan da uzun süre ders almıştır.
Çok sayıda hadisi şerif ezberleyen Ebu Hanife büyük bir hakim ve fikir
adamı olarak yetişti. Üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan bir zekası
vardı. Fıkıh ilminde imkansız gibi görünen bir zamanda benzeri olmayan
bir dereceye yükseldi.
Ders Vermeye Başlaması
İmamı Azam Ebu Hanife, on sekiz yıl boyunca kendisinden ilim öğrendiği
hocası Hammad'ın en sevdiği talebelerinin başında geliyordu. Çünkü o,
üstadının söylediklerini en iyi öğrenen ve hıfzeden talebesiydi. Bu
yüzden hocası ders halkasının önünde, kendi hizasında ondan başkasının
oturmasını yasaklamıştı.
Hammad'ın herhangi bir sebepten dolayı şehir dışında olduğu zamanlarda
Ebu Hanife, kendisine vekaleten talebelere ders verirdi. Hatta fıkhi
meselelerde sorulan sorulara cevap bile verirdi. Hocası Hammad
geldiğinde o sorulara verdiği cevapların çoğunu tasdik ederdi.
Kufe'nin müftüsü olan hocası Hammad vefat edince, arkadaşları onun
yerine oğlu İsmail'i geçirmek istediler. Fakat Hammad'ın oğlunun şiire,
gece meclislerine, hikayeye düşkün olduğunu görünce, Ebu Hanife'nin
ders vermesi hususunda ittifak ettiler. O da kabul etti.
Ebu Hanife zühd ve takvasıyla, üstün zekasıyla kendini etrafındakilere
kabul ettirdi. Zamanla şöhreti arttı, ashabı çoğaldı, mecliste en geniş
halkaya sahip oldu.
İmamı Azam'ın tedris faaliyetinde dikkat ettiği en önemli hususlardan
biri de, talebeleriyle istişare yapmaktı. Onlarla istişare etmeksizin
kendi başına bir içtihatta bulunmazdı. Müminler için nasihatta
bulunurken katı davranmazdı.
Talebesi Züfer'den nakledilen şu rivayet de onun sabit fikirli
olmadığını ortaya koyması ve istişareye verdiği önem bakımından dikkat
çekicidir. Züfer şöyle der: "Ebu Hanife'nin derslerine devam ederdik,
Ebu Yusuf ve Muhammed ibnu Hasan da bizimle birlikte okurlardı. Biz Ebu
Hanife'nin görüşlerini yazardık. Bir gün Ebu Hanife, Ebu Yusuf'a
hitaben: "Ey Yakub vay haline! Benden her işittiğini yazma. Ben bugün
böyle düşünüyorum. Yarın onu bırakabilirim. Yarınki görüşümü ertesi gün
terk edebilirim" dedi." (İbnu Muin, Tarih, II. Cilt, sh. 607; Bağdadi,
Tarih, XIII. Cilt, sh. 402)
Yine onun: "Bu bizim söyleyebildiğimiz en güzel sözdür. Kim bizim
sözümüzden daha doğru bir söz getirirse, o hakikate bizimkinden daha
yakındır" dediği; "Senin bu verdiğin fetvalar doğruluğunda hiç şüphe
olmayan hakikatler midir?" diye sorulunca da: "Bilmiyorum belki de
yanlışlığında hiç şüphe olmayan yanlıştır" şeklinde karşılık verdiği
nakledilmektedir. (Bağdadi, Tarih, XIII: Cilt, sh. 352)
Bütün bunlar onun serbest fikirli ve uzak görüşlü bir şahsiyet
olduğuna, verdiği hükümlerle de kimseyi ilzam etmediğine işaret
etmektedir. Nitekim kendinin hocalarına, talebelerinin de kendine karşı
zaman zaman muhalefet ederek aynı meselelerde farklı hükümler
verdikleri nadir olmayan olaylardandır.
Sünnet ve Hadis Konusundaki Tutumu
İmamı Azam Ebu Hanife'nin hadis ve sünneti teşri kaynağı olarak kabul
etme konusunda diğer imamlardan farkı yoktur. O şöyle der: "Resulullah
(s.a.s.)'in üzerinde konuştuğu her şey, biz duyalım, duymayalım,
başımız ve gözümüz üstündedir. Buna inandık ve bunun Resulullah
(s.a.s.)'in söylediği gibi olduğuna şehadet ederiz." (Ebu Hanife,
el-Alim, sh. 27)
Ebu Hanife'nin istidlal kaynaklarını sayarken önce Allah'ın kitabına
sonra Resulullah'ın sünnetine baktığı, sonra da sahabe kavlinden
dilediğini tercih ettiği rivayet edilir. Kitap ve sünnette bulamadığı
bir hususu son olarak sahabe kavillerinde araştırmakta, bunların
dışındaki görüşleri bağlayıcı saymamaktadır.
Ebu Hanife, hadise muhalefet ithamlarını bizzat kendisi reddetmiştir.
Rivayetlere göre bir meselede kendisine hadise muhalefet ettiği
bildirilince, dayandığı hadisi zikrederek: "Allah, Resulüne muhalefet
edene lanet etsin. Allah onunla bize ikram etti, bizi onunla kurtardı"
demiştir. (İbnu Abdilberr, el-İntika, sh. 144)
Ebu Muti el-Belhi anlatıyor: "Bir gün Kufe camiinde Ebu Hanife'nin
yanında oturuyordum. İçeriye Süfyanu's-Sevri, Mukatil ibnu Hayyan,
Hammad ibnu Seleme, Caferu's-Sadık ve diğer alimler girdi. Ebu
Hanife'yle konuşarak: "Bize ulaştığına göre, sen dinde çok kıyas
yapıyormuşsun. Bu yüzden senin için endişeliyiz. Çünkü ilk kıyas yapan
iblistir" dediler. Ebu Hanife onlarla Cuma sabahından öğle vaktine
kadar münazara ederek görüşünü arz etti ve şöyle dedi: "Ben önce
Allah'ın kitabıyla, sonra Resulünün sünnetiyle amel ederim. Daha sonra
sahabenin üzerinde ittifak ettiği hükümleri, ihtilaf ettiği hükümlere
takdim ederim. Ancak bundan sonra kıyas yaparım." Bunun üzerine hepsi
kalkarak Ebu Hanife'nin elini öptüler ve: "Sen alimlerin efendisisin"
dediler." (Şa'rani, Mizan, C. 1, sh. 53)
Ebu Hanife'nin hadis ve sünnete bağlılığını bunların dışında da birçok rivayet teyit etmektedir.
Sahabe Sözü ve Uygulaması Konusundaki Tutumu
İmamı Azam Ebu Hanife, Kur'an ve sünnetten sonra sahabe kavlini
bağlayıcı görüyor, fakat kendine bunlar arasında tercih yapma hakkı
tanıyordu. Ebu Hanife bu tercihi bazen şahıslar arasında, bazen de
rivayetler arasında yapıyordu. Ebu Mutı' el-Belhi ile Ebu Hanife
arasında geçtiği rivayet edilen şu konuşma bu konuda dikkat çekicidir.
Ebu Mutı' ona: "Şayet senin görüşün Ebu Bekir'inkine zıt düşerse ne
yaparsın?" diye sordu. O da: "Bu takdirde onun görüşünü alıp kendi
görüşümden vazgeçerim. Yine Ömer'in, Osman'ın, Ali'nin görüşleri
karşısında böyle yaparım. Ebu Hureyre, Enes ibnu Malik, Semure ibnu
Cundeb hariç Hz. Peygamber'in bütün sahabilerinin görüşlerini kendi
görüşlerime tercih ederim." (Şa'rani, Mizan, C. 1, sh. 53)
Ebu Hanife'nin Ebu Hureyre'yle birlikte bazı sahabileri müstesna tutmuş
olması, onlardan rivayet almadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü Ebu
Hanife'nin Ebu Hureyre'den nakledilen hadislerle kıyası terk ettiği
meşhurdur. Zaten kendi de bu sahabilerden nakledilen rivayetleri değil,
onların kendi görüşlerini müstesna tutmaktadır.
Beşeri Kanunlar ve Uygulayıcıları Karşısındaki Tavrı
Siyasi yapıda İslam'ın gün geçtikçe daha geri planlara itilerek, yerine
saltanatın getirdiği beşeri unsurların hakim kılınması, Emevi
idaresinin özellikle son yıllarında zirveye ulaşır. Bu, İslam'ın insanı
ilgilendiren bütün alanlarda esas ve tek ölçü olması gerektiği
hakikatinin idrakinde olmamaktan başka bir şey değildi. Diğer bir
ifadeyle Müslümanlıklarını her vesileyle vurgulayan yöneticiler,
Allah'ın hükümlerine şartsız itaat anlamına gelen İslam'ın siyasi
boyutunu ihlal edip, itaatlerini sadece kişisel bazı ibadetlere
münhasır kılıyorlardı. Ancak, İslam'ı yegane ölçü olarak almadıkları
yönetimlerini halk nezdinde meşrulaştırmak ve halkın itaatini
kazanabilmek için alimleri araç olarak kullanma politikalarını
sürdürüyorlardı. Şüphesiz bu politikaya kananlar ve sırf iyi
niyetlerinden dolayı böyle bir oyuna alet edildiklerinin farkına
varamayanlar olmuştu. Ancak bazı şahsiyetler, yönetim işinde geri plana
itilen İslam'ı bütün muhtevasıyla ortaya koyup, onun gerektirdiği
itaatin alanlarını her şeye rağmen ifade etmekten çekinmediler. Siyasi
ve askeri güçlerine rağmen, yöneticiler bu şahsiyetlerin söz ve
tavırları karşısında korkulu rüyalar gördüler. Hiçbir zaman sayıları
kesin olarak ifade edilemeyecek kadar çok olan, ancak coğrafyanın ve
zamanın değişimine bağlı olarak genellikle tek kalan bu şahsiyetler
arasında İmamı Azam da vardı.
Emevi ve Abbasi idarelerinin uygulamalarına bizzat tanık olan Ebu
Hanife, zühd ve takvası sayesinde yönetimin maşası olmaktan kendini
canı pahasına koruyabilmiş bir şahsiyettir. Kulların hakkını gözetmede
kusur etmekten korktuğu için Emeviler kadar Abbasiler tarafından da
ısrarlı şekilde teklif edilen kadılık görevini ve diğer şahsi
menfaatlerin hepsini geri çevirmiştir.
Ebu Hanife, içinde bulunduğu şartlarda resmi görev almanın İslam'ı
temsil etme ve uygulamaya aktarma imkanı sağlayamayacağını iyi fark
eder. Bu nedenle resmi görev almanın, meşru olmayan işlere maşa olmaya
neden olacağı kanaatine varır. Bu düşüncesini de hiçbir yoruma mahal
bırakmayacak şekilde ifade eder. Bu manada kendinden çok değerli
hediyeler karşılığında bazı isteklerde bulunan sultanı kastederek
şunları söyler: "Eğer benden Vasıt mescidinin kapılarını saymamı
isteseydi, onu bile kabul etmezdim. O halde nasıl olur da bir adamı
idam etmek için hüküm vermemi ister ve bu hükümle onun boynunu
vurmasına vesile olurum. Ben böyle bir hükmü ihtiva eden kararın altını
nasıl mühürlerim! Vallahi ben böyle bir işe ölünceye kadar giremem."
(Mezhepler Tarihi, sh. 231)
Devlet görevini kabul etmesi için değişik tekliflerle ve en önemlisi
işkencelerle karşısına çıkanlara söylediği şu sözleri ise İslam'ı
temsilinin önemli bir örneğidir: "Allah'a yemin ederim ki, bu işi kendi
arzumla kabul etmiş olsam bile, yine de size istediğiniz anlamda
yaranamayacağım. Nerede kaldı ki zorla, istemeye istemeye teklifinize
muvafakat edeyim. Herhangi bir hususta vereceğim karar sizin
arzularınızın hilafına olabilir. O zaman bana kızarsınız. Kızınca da
beni Fırat nehrinde boğdurmak istersiniz. Boğulurum, fakat kararımı
yine değiştirmem." (Hilafet ve Saltanat, sh. 368)
Vefatı
Ebu Hanife'nin ölüm tarihi belli olmakla beraber nasıl öldüğü veya
öldürüldüğü hususunda bir ittifak yoktur. Ölüm tarihinin H. 150
olduğunda kaynaklar müttefiktir.
Ebu Hanife'nin, halife Ebu Cafer el-Mansur'un kadılık teklifini kabul
etmeyince kırbaçlandığı ve hapse atıldığı kaynaklarda zikredilmektedir.
Fakat onun hapisteyken mi, yoksa hapisten çıktıktan sonra mı öldüğü
ihtilaflıdır. Bazı kaynaklarda hapisteyken gördüğü aşırı işkenceler
sonucu güçsüz düştüğü ve vefat ettiği bildirilmektedir. Ebu Hanife'nin
hapisten çıktıktan sonra, zehirlenerek öldürüldüğü hususunda da
rivayetler vardır. Hatib el-Bağdadi: "Sahih olan onun hapisteyken
öldüğüdür" diyor. Bağdadi'den bir buçuk asır önce yaşamış, Ebu'l-Arab
Muhammed ibnu Ahmed ibni Temim et-Temimi (Ö. 333), Kitabu'l-Mihen adlı
eserinde, Ebu Hanife'nin zehirlenmesiyle ilgili şu bilgiyi verir: "Bana
bildirildiğine göre, Ebu Hanife, Ebu Cafer el-Mansur'un talebi üzerine
yanına gitti, içeri girdi. Mansur onun için zehirli bir süt
hazırlatmıştı. Ebu Hanife yanına oturunca Mansur sütü getirterek
içmesini istedi. Ebu Hanife yaşlılığından dolayı sütün midesine
dokunacağını söyleyerek içmek istemedi. Mansur içmesi için ısrar etti.
Ebu Hanife sütü içti, sonra izin almadan Mansur'un yanından kalktı.
Mansur nereye gittiğini sorunca, Ebu Hanife: "Senin gönderdiğin yere"
cevabını verdi ve oradan ayrıldı. Kısa bir zaman sonra o süt yüzünden
zehirlenerek öldü." (Benzer bir rivayet Saymeri, sh. 93'de geçer) Bu
değişik rivayetler yüzünden Ebu Hanife'nin ölüm sebebi konusunda kesin
bir hüküm verilemiyor.
Bütün teklif ve tehditlere rağmen, İslam'ı yönetim işlerinde geri plana
iten bir yönetimin maşası olmaktan kaçınan bu büyük imam, yaşarken
cahiliye karşısında yer aldığı gibi, vefatından sonra da bu görevini
değişik bir tavırla yerine getirmeyi ihmal etmez. Her gün gördüğü
işkencelerin hayatının sona ermesine yol açacağını anlayınca, sultanın
gasbetmediği ve sahiplik iddiasında bulunmadığı bir yere defnedilmesini
vasiyet eder. (Mezhepler Tarihi, sh. 236)
Cenazesi vasiyeti üzerine Bağdat'ta Hayzunan kabristanının doğu
tarafına defnedildi. Yirmi gün süreyle insanların, kabri başında
namazını kılmaya devam ettikleri, bu arada halife Ebu Cafer
el-Mansur'un da kabri başına gelip namazını kıldığı rivayet
edilmektedir. (Saymeri, sh. 63)
ESERLERİ
İmamı Azam Ebu Hanife'nin, günümüze kadar ulaşabilmiş eserleri pek
fazla değildir. Bunların bir kısmının da ona ait olup olmadığı
ihtilaflıdır. Bununla beraber talebeleri Ebu Yusuf ve bilhassa İmam
Muhammed'in telif ettiği eserler, fıkhını ve çeşitli konulardaki
görüşlerini zamanımıza kadar ulaştırmıştır. Ebu Hanife'nin yaşadığı
devirde yazdırma usulü yaygın olduğu için hocalar genellikle kendileri
yazmaz, talebelerine yazdırırlardı. Bu yüzden kendine isnad edilen
eserlerin sayısı fazla değildir. Bu eserlerin başlıcalarını şöyle
sıralayabiliriz.
1. el-Fıkhu'l-Ekber
2. el-Fıkhu'l-Ebsat
3. Osman el-Betti'ye Risale
4. Osman el-Betti'ye diğer bir risale
5. el-Vasıyye
6. el-Vasıyye (oğlu Hammad'a)
7. el-Vasıyye (talebesi Yusuf ibnu Halid es-Semiti'ye)
8. el-Vasıyye (talebesi kadı Ebu Yusuf'a)
9. Müsnedu Ebi Hanife (Ebu Yusuf'un rivayetiyle)
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
26/1/2007 - BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

aid Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi, devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman" sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.
Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş, çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.
Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye gönderilmesini sağlamıştır.
Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat etmiştir.
Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.
İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi) isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur. Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini reddetmiştir.
Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür. Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada yazmıştır.
Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, 1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış, Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine gönderilmiştir.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.
Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir. Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretmiştir.
Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir. Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde gerçekleşmiştir.
Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.
1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır. Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.
Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur. Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a ancak Aralık ayında dönebilmiştir.
Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek davayı sonuca bağlamıştır.
Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir. Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
12/1/2007 - ABAPÜŞ-İ VELİ
Anadolu evliyasından.İsmi Bali Mehmed Çelebi olup, Bali Sultan olarak da bilinir.Germiyan şehzadelerinden Hızır Paşanın oğludur.Dedesi süleyman Şah,Mevlana Celaleddin Rumi'nin oğlu Sultan Veled'in kızı Mutahhara Sultan ile evli olduğundan, soyu Mevlana hazretlerine ulaşır.Babası ona, saltanat elbisesi yerine tarikat abası gydiği için "Abapüş-i Veli" lakabını vermiştir.
Abapüş-i Veli, küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Kısa zamanda ilim tahsilini tamamladı.Ahlak ve edep mümünesi idi. Küçük yaşta Mevleviye tarikatı büyüklerinin manevi bakışlarına kavuştu. İnsanlara doğru yolu göstermek üzere icazet, diploma aldı.
Devrinin büyük alimleri ve devlet ileri gelenlerinin çoğu onun sohbetlerini takip ederlerdi.Timur Han Afyon taraflarına geldiğinde onun bölgesine girmedi ve bazı ihsanlarda bulunmak isteyince "Bizim abamız, elbisemizi terk ve ihtiyaçsızlık elbisesidir" deyip kabul etmedi.Timur Han Abapüş-i hakkında; "Böyle zatlar boş değildir.Allahü tealadan başkasından ne korkarlari ne bir şey beklerler.Şahların gönüllerindeonların heybeti,korkusu yer etmiştir." dedi.
Abapüş-i Veli ömrünün sonlarını babasından kalan dergahında yanlız geçirdi.Devamlı ibadetle meşgul olurdu. Talebeleri ve sevenleri huzuruna gidip ders ve sohbetlerini dinler,ondan istifade ederlerdi.Çeşitli zamanlarda insanlar arasına çıkıp, onlara Allahü tealanın emir veyasaklarını anlatır,herkesi iyiliğe teşvik ederdi.
Vefatından önce kendi evine geçen Abapüş-i Veli,üç gün sonra 1485 (H.890) senesinde vefat etti.Afyon/Karahisar Mevlevi Dergahının bahçesine defnedildi.Definden sonra bazı haller görüldü.Talebeleri bunları hocalarının kerameti olarak kabul ettiler.Bu sırada sadece görünüşe bakarak konuşanlardan birisi bu hallerin,talebeler tarafından uydurulduğunu,bunların aslının olmayacağı gibi sözler söyledi.Ayrıca kabre inkar gözü ile baktığı anda,Allahü tealanın gazabına uğrayarakgözleri görmez oldu,dili tutuldu.Baştan aşağıya kadar bütün vücudu titremeye başladı.Bu hale yakalandığının üçüncü günü kötü bir vaziyette öldü.Allahü tealanın evliyası hakkında uygunsuz konuşmanın,onu inkar etmenin cezasını hemen gördü.
Sefine-i Nefise-i Mevleviye; (Sakıb Dede;Mısır 1283) c.1,s.4
|
|
Yorum
(yok) ::
Yorum yaz! ::
Bağlantı
|
|
|